Site icon Mimas Yayınevi

“Sanat Toplum ve Geçim Derdi”

Ali Özenç Çağlar

KARABURUN SANAT KAMPI, aslında bizlere yeni ufuklar açtı. Başta, değerli Aylin Yılmazer olmak üzere, çalışmalara destek ve sponsor olan güzel insan Ozan Şiyve ve emeği geçen diğer tüm arkadaşlara bu konuda ne kadar teşekkür etsek azdır. 2024 ve 2025 yıllarında davetli olarak katıldığım bu etkinlikler beni adeta daha da büyüttü ve besledi. Orada tanıştığım edebiyatçı arkadaşlar, yeni genç yüzler, hiç beklemediğim konuklarla karşılaşıp onlara içten sıcak bir MERHABA demek, sanat üzerine söyleşmek çok ama çok güzeldi. Şimdi bunların bir albümde kalıcılaştırılıyor olması kuşkusuz daha da kıymetli. İşte bu çerçevede ben de bu (yani birlikte yaşadığımız) iki yılın katkıları ve deneyimleriyle, ülkemizi odak noktası alarak. Dar Zamanda Sanat yapmak başlığının benim için ne anlama geldiğini aşağıdaki yazımda anlatmaya ve bu tümcenin içini doldurmaya çalıştım.

***

Dar Zamanda Sanat Yapmak

Burada önce ‘sanat’tan başlamamız gerekiyor. Önce, sanat nedir? ‘Sanat’ aslında genel olarak çok geniş bir kavram. Yani bunun içine edebiyat da giriyor; heykel, ahşap oymalar, görsel ve kullanım değeri yüksek mimari yapılar, müzik, tiyatro, pandömi, sinema vb. alanlarda insanın kendi öz yaratıcılığını kullanarak ortaya çıkardığı emek de denebilir, ya da bunların toplamı.

Şu bahsedilenlerin arasındaki bağlara, benzerliklere hiç girmeye gerek yok. Eğer yaptığınız bir şeyin içine yüreğinizden, kendi benliğinizden bir şeyler katarak ortaya çıkarmışsanız, hiç kuşkusuz o bir sanat eseridir.

Tabi bütün bunlar insana dair daha iyi, düzeyli bir yaşam için katkıda bulunuyor, hizmet ediyor olması gerekir. Eğer kapitalist tüketim toplumun, Pazar, kâr, ticari rant, ahlak dışı yönlendirmelerle insanlığı yoz bir kültürün içine itmeden, itilmeden yapılıyor olmalı, yaptığınız ancak o zaman kalıcı bir değer kazanır ve asırlar boyu unutulmaz. Biz bu gün Sokrates’i, Aristotales’i, Platon’u, Homeros, Shakspeare, Montaıgne, Tostoy, Gogol, Dostoyevski vb. eserlerini hala severek okuyorsak, Andrey Tarkovski, Bergman, Kurosava, Hanke’nin “Yedinci Kıta”, 1925 yapımı, Sergei Eisenstein’ın filmi olan “Potemkin Zırhlısı’nı, Aguste Rodin’in Düşünen Adam‘ını yıllar yıllar sonra severek izliyorsak, onlar eşsiz birer sanat eseri oldukları içindir.

Sanat böyle bir şeydir. Ne üretirsen üret, neye, kime hizmet ettiğiniz de düşünülmelidir. Eğer bir film, dizi çekiyorsanız, bir deneme, öykü, bir roman yazıyorsanız, kendi mızmızlarınızı, bunalımlarınızı boca edip insanları, toplumu aptallaştırmak için mi yapıyorsunuz bu işi, yoksa o güne kadar elde ettiğiniz bilgi birikiminizi de sonuna kadar kullanarak o topluma yararlı bir şeyler mi sunmak istiyorsunuz?

Hepimizin bilmesi gereken bir gerçek var ki, o da dünya üzerinde zalimlerle mazlumların, emek ile sermayenin, yani varsıllarla yoksulların arasındaki süregelen çelişkidir. Bu çelişki sürdüğü sürece aralarındaki kavga da bu dünya durdukça var olacaktır. Onlar, o muktedirler devamlı olarak dinle, kitapla, silahla saldıracaklardır -2500 yıldır olduğu gibi- halk da emeği, direnci, insan olma onurunu koruma refleksi ile verdiği kavgasıyla buçabayı sürdürmektedir. Çünkü yoksulun elinde kendi öz gücü olan emeğinden başka bir şeyi yoktur. Tam da bu noktada, sanatın ve sanatçının nerede durarak sanat yaptığı önemlidir; ister sinema filmi, dizi yapımcısı olun, ister belgesel çekin ya da edebiyatçıysanız, anı, deneme, öykü, roman yazın. Asıl olan sizin akıldan çıkarmamanız gereken kimden yana olduğunuz, kimin yanında durduğunuz, konumlandığınız yerdir. Arkası gelir zaten. Ancak asırlarca kalıcı olan her sanat, klasikleşen her yapıt, senin -bir sanatçı olarak- sahip olduğun erdem, haysiyet, ahlak, onur ve sol yanında taşıdığın vicdan, yani adalet duygusudur. Çünkü karşımızdaki düşman hiçbir saldırısını, savaşını plansız yapmaz. Bin yıllar önce de bu böyleydi, bugünde böyle. Nedense kazanan hep onlar, kaybeden ise yoksul halk kesimi oluyor…

halk, emekliler ve eski kuşaklar

Şimdi biraz da günümüze dönelim. “Halk” kavramını kullanırken, ben sadece sıradan yoksul, mesleksiz, işsiz, dışarıda aynı sokaklarda oturduğumuz, aynı dükkânlardan alışveriş yaptığımız, mektup dağıtan postacısından, Tapu Dairesi ya da bir bankada çay dağıtan Cemile Hanımdan, halde yük taşıyan hamaldan, çarşıdaki boyacıdan bahsetmiyorum. Yıllarca o çarşının kahrını çeken esnaftan, küçük memurdan, eczacı kalfasından, sanaide çalışan çıraklardan, ustalardan, avukattan, doktordan, mimar, mühendis, veteriner vs. hepsinden bahsediyorum. Bir de 1968 kuşağı dediğimiz ve 70, 80, 90 dönemlerinde tonlarca kitap okumuş devrimcilerden, bu düzene yüzlerce kayıp vermiş, faili meçhullerden geçip günümüze ulaşan kesimi de koyarak ‘HALK’ diyorum. Ve dönüp kendime soruyorum: “O dünün ateş çemberi içinde koşan, bu halk için kendini ortaya atanlar şimdi nerede?” Çünkü bugün ortada açık açık bir işçi, emek ve emekli kıyımı var. O örgütlülüğün anlamını herkesten çok iyi bilen “eski” devrimciler nerde. Sahi onlar emekli değil mi, onların hepsi de sermayenin arkasına takılıp karşı tarafa mı geçti. Hepsi de bireysel kurtuluşlarını sağlayıp köşelerine mi çekildiler ve neden onlar şu yoksulluğa karşı ayakta kalma mücadelesi veren EMEKLİ vatandaşların bu iktidar tarafından ezilmesine göz yumuyor, neden bir örgütlenme girişiminde bulunmuyorlar. Tek tük var olan küçük küçük emekli dernekleri içine alabilecek daha güçlü bir sendikalaşma ve örgütlenmenin başını çekmiyorlar. 2013’te Gezi’de fırtınalar koparan o gençliği her noktada arıyor gözlerimiz. Tamam, muhalefetin eylemlerine katılıyorlar, tamam sokaklardalar; ama halk onlardan daha ciddi örgütlenme ve özveri bekliyorlar. Onların da içinden de bir Yusuf Aslan, bir Hüseyin İnan bir Deniz Gezmiş çıkmasını bekliyor bu halk.

Bugün bir yumurta neredeyse 10 TL ye satılır oldu, insanlar Pazar yerlerinde çöplerden topladıklarıyla karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Hani o insan, hani o devrimci onur nerede?.. Bakın, koca ülke her gün yeni özelleştirme adı altında parsel parsel satılığa çıkarıldı. İktidar güya halkın sağlık sorunlarını çözmek için yaptığı Şehir Hastaneleri’ni, köprüleri, eski turistik bölgelerdeki kaleleri bile bu gün yabancılara satıyor…  Aydını, devrimcisi, öğrencisi, öğretmeni, Kürt’ü, Türk’ü, Ermenisi, Alevisi, Sunnisi, yani hepimiz, biz onlarla aynı gemide değiliz ve su alan, yan yatan, devrilen, hatta batmakta olan bizim gemimizdir, bunu kimse akıldan çıkarmasın. Biz yoksullaştıkça onlar daha da zengin oluyor, bankalar, tüm büyük holdingler, şirketler bu süreçte daha da çok kazanıyor, kâr ediyorlar.

Demem o ki, bu halk, açlığa mahkûm edilen tüm asgari ücretliler, emekliler ciddi bir örgütlenmeye gitmedikçe bizler asla düzlüğe çıkamayız. Kimse muhalefetin ardına sığınmasın. Kendisine solcu, ilerici devrimciyim diyen herkes şapkasını önüne eğip bir kez daha düşünsün derim…

Ali Özenç Çağlar / 2025