₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Yeni Nesil Yayıncılıkla Tanışın: Okur için Ses, Yazar için Alan!

₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

“Mona Lisa ve Sınır Tanımayan Kadınlar”

Karaburun Sanat Kampı’nda 17 Ağustos Pazar günü, Ressam Gülderen Depas ile Yazar Gonca Keskin “Mona Lisa ve Sınır Tanımayan Kadınlar” kitabı üzerine söyleşti. 

Gonca Keskin: Sevgili Aylin, Gülderen Hanım ve kitabından bahsettiğinde ayrı bir heyecan duydum. Direnen, kabullenmeyen, başkaldıran, üreten, özgürlüğü seçen, sanat, bilim ve siyasette öncü olan, isimlerini duyuran, önümüzü açan; Sınır Tanımayan Kadınlar. Yirmi yüz, portreleriyle birlikte kendilerini anlatıyorlar. Gülderen Depas resimlerindeki derinlik ve detaylı araştırmaları sonucu eklediği metinlerle çok değerli bir çalışma ortaya koymuş. Bugün burada Mona Lisa ve Sınır Tanımayan Kadınlar’ı konuşacağız.

“Önce resim vardı.” diyerek başlıyor kitabınız. Biz de buradan başlayalım mı? Gülderen Depas ve resim ile başlayalım. Hem sizi tanıyalım. Resim hayatınızın neresinde bize biraz bahseder misiniz? 

lderen Depas: Evet önce sınır tanımayan kadınların resimlerini yaptım. Bence resim şimdi buradan bakıp düşünürsek; hayatıma çocukluğumdan itibaren  kültür-sanat olarak girdi…Nasıl mı? Bergama’da doğdum. On yaşına kadar üç bin yıllık geçmişi olan Bergama Akropolü’ndeki heykeller benim doğal müzelerimdi. Her yıl yapılan kermesler sayesinde tiyatro ile sanatçılar bize aşinaydı. Tarihi kütüphanesi yedi yaşımdan itibaren her gün gittiğim yerdi. Her gün eve alınan Milliyet gazetesiydi. Hocası Ruhi Su olan babamın çaldığı kemanın sesiydi. Mozart, Strauss isimlerini o zaman bilmesem de Mavi Tuna, Türk Marşı bana yabancı olmayan ezgilerdi. Ablamın bizi uyutmak için uydurduğu masallar, radyo tiyatrolarıydı. Resmim güzel olduğu için mimarlığı seçmiştim. İlkokulda yaptığım resmi kopya sanan öğretmenin ve lisede sergilenen yağlıboya tablolarımın çalınması sanırım resim okumamı engelledi. Mimarlığı çok severek okudum. Okurken İzmir’deki mimari bürolarda çalıştım. Mezun olduktan sonra da Almanya’ya gittim. Köln’de dört yıl “dt8” mimarlık bürosunda çalıştım. Sanat hiçbir zaman hayatımdan çıkmadı. Gezdiğim tüm ülkelerde önceliğim hep müze ve galeriler oldu. Resim ise benim taşınabilir yeteneğimdi ve ben onu her yere taşıyordum.

10 yıllık periyodlar halinde yaşam öykümü “Her şey Hayal Etmekle Başlar” diyerek yaşam öykümü anlatayım size:
1954 sonbaharında erkek çocuk bekleyen ailemin umutlarını boşa çıkararak beşinci kız çocuğu olarak dünyaya geldim. Üç yaşında hastalanınca öleceğim diye ilk ve son bebeklik fotoğrafım çekildi. Allahtan beklenti boşa çıktı da alnıma kara leke değil ama öğretmen çocuğu olmamdan dolayı adak diye kesilen horozun kanı sürüldü. Hayatımdaki dramlar bu kadar. Şimdi benden nasıl sanatçı olacak?
İlk okulda yaptığım resim kopyadır diye öğretmenim azarladı. Resimden soğudum ta liseye kadar.
1964’de ablalardan biri konservatuvarı kazanınca İzmir’e göç ettik. Karataş Ortaokulundan sonra İzmir Kız Lisesi Edebiyat Bölümünü bitirdim. Ali Rıza Hiti resim hocam olunca yine resim yapmaya başladım. Bu kez lisenin koridorlarında sergilenen tablolarım çalındı. Üniversite tercihimi hem resmim güzel hem de daha çok para var diye Mimarlıktan yana kullandım.
1974’de EÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık bölümünde okumaya başladım. Gençlik romantizmi ve siyasi ideallerimin peşinde koşarken okulu 5 yılda bitirebildim. 1980 de Almanya Köln’e gittim. Dt8 Mimarlık bürosunda çalıştım, gezdim,
1984’de İstanbul’a, 1980’de gittiğim Almanya’dan evli ve çocuklu olarak döndüm. 4 yıl İstanbul’da mimarlık bürolarında çalıştım. 1989’da İzmir’de eşimle kendi şirketimizi kurduk.
1994 çalıştım, çalıştım.
2004 işten sıkıldım. Ben resim yapacağım dedim, kimse engel olmadı. Ben de evden kaçmadım. Eşimle yaptığımız işbölümü sonucu ona para kazanma kısmı bana da sanatla uğraşma kısmı düştü. 2006’da DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne girdim.2010 okul üçüncüsü olarak çıktım. Bu kez 4 yılda.
2014 2015’de resim yüksek lisansı bitirdim. 6 kişisel sergi açtım. Sınır tanımayan kadınların portrelerini yapmaya başladım. 100 kadın yüzü projemi yürüttüm.
2020-2023 Agora, Buca, Foça’da duvar resimleri yaptım.2022’de “Mona Lisa ve Sınır Tanımayan Kadınlar” kitabım Simurgart’da basıldı. İzmir Makine Mühendisleri Odasının feminist kadınlar kitabının tüm resimlerini yaptım.
2024 Hayaller, idealler: Kitabımın tiyatroya uyarlanması, 100 kadın yüzünün tamamlanması  ve yeni kitap hazırlıkları Yeni resimler, yeni sergiler
Hayal edin, Gerçekleştirin, Devam edin… Bizim Yaşamımız bu!..

G.K.: Metinler arası ve göstergeler arası bir yapı var kitapta. Resimler ve edebi metinler nasıl bir araya geldi? Yaptığınız portreler nasıl konuşur oldu?

G.D: Kitaplar, hayatıma çocukken Tommiks Teksaslarla girdi. Sonra resimli kitaplar, sonra aşk romanları sonra klasikler, postmodern ve feminist romanlar  şimdilerde ise sanat kitapları. Bir parantez açmak istiyorum burada. Sanat kitaplarını tartışmıyor, konuşmuyoruz. Çünkü okumuyoruz. Bu boşluğu önce kendimde hissettim. Kitaplığımdaki okuduğum ve okumadığım sanat kitapları öksüz kalmışlar gibi sıralarını bekliyorlardı. Bu ihtiyaçtan bir sanat kitapları kulübü kurdum. Eylül 18 de Urla’da  ilk kitabımız “Yaratma Cesareti”’ni okuyup tartışacağız. Sizleri de beklerim…
Portreler serisinin kadınları aslında bir birikimin sonucu çıktılar ortaya. Tarihte ve günümüzde
duruşları farklı, ilkleri başaran, mücadeleleri ve yaptıkları ile örnek olan siyaset, bilim ve
sanat alanında öne çıkan, beni etkileyen, aykırı ve özgür ruhlu kadınları herhangi bir sergi fikri ya da önerisi olmadan boyamaya başladım. Onlara bir gönül borcum varmış gibi, sanki
onları tavaf eder gibi…
Bir gün gazetede bir haber gördüm. WOW (Women on Waves) kurucusu Dr Rebecca
Gomperts’in Hollanda Hükümeti tarafından kendisine tahsis edilen bir gemi ile yoksul ve zor
durumda olan kadınları sınır dışına çıkarıp doğum kontrolü ya da kürtaj eğitimi verip tekrar
ülkelerine geri bıraktığı ile ilgili haberini okuduğumda çok heyecanlandım ve etkilendim. Ve
2012 yılında ilk sınır tanımayan kadınım Rebecca Gomperts çıktı ortaya. Sonrası çorap
söküğü gibi geldi. Salome, George Sand, Simone de Beauvoir gibi gençliğinde mücadeleleri
ve yaşamları ile bana örnek olan kadınlar. Sonra o kadar içselleştirdim ki birinci tekil şahıs ile yazmaya başladım yaptıklarını. Yeni tanıdığım, okudukça çoğalttığım kadın yüzleri bana 100 kadın yüzü projemi hediye etti. Portreler neredeyse 100’e yakın, ancak yazılar henüz 40’larda. Bu nedenle de ilk etap olarak yirmisini bu kitapta topladım. Dosyamı gönderdiğim ilk yayınevi Simurgart Yayınları -ki sanat kitapları yayınlar- sahibi ressam, yazar, şair Cavit Mukaddes projemden çok etkilendi ve hemen kabul etti. 2022 de ilk etapta 1000 adet basıldı, satıldı ve 2. baskısı da geldi arkadan.

G.K: Kitap Mona Lisa ile başlıyor ve bağ kuruyor diğer sınır tanımayan kadınlarla. Nazım Hikmetin şiirindeki Mona Lisa sizin kitabınıza nasıl girdi?

G.D.: Kitabımda bundan söz ettim. Kısaca açıklayabilirim.19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kadının kendini bulma mücadelesinden ve 1. dalga feminizm dalgasından bahsedebiliriz. Kadına yüzyıllar boyu atfedilen bağımlı olmaya karşı duran, isyan eden ve özgürlüğünü savunan, 20. yüzyıl moderniteye geçişi önceleyen kadınlar.

Ön yargıları altüst eden, toplum kurallarını eleştiren, çok eşliliği ve de pantolonu gibi erkeklerin hegemonyasından çıkaran (George Sand), cesur, yetenekli cazip, zeki, kişilikli kadınlar, hayatı doyasıya istedikleri gibi yaşamak isteyen ve yaşayan kadınlar. Cüretkar, asi, yaratıcı, üretken, düşüncelerini korkmadan dile getiren, denemekten korkmayan, cinsel özgürlüklerini dönemlerinin muhafazakar Avrupa’sında kabul ettiren kadınlar. Sınır Tanımayan Sınırsız Kadınlar. Tek bir sınırları var. Hayatı doyasıya kendi istedikleri gibi yaşamak sınırı. O konuda tavizleri yok. Karşılarında Freud, Yesenin, Chopin, Rilke, Nietzche de olsa, hatta sonunda kurşuna dizilmek de olsa, önce BEN diyen kadınlar. Ama onlar için araştırdığımızda karşımıza en çok güzel, bencil, narsist, biseksüel hatta ahlaksız olmaları ön plana çıkıyor.
Neden? Çünkü onlar Kadın. Oysa sanatları, müzikleri, dansları, yazdıkları, buluşları o kadar
önemli ki. Ondan önceki dönemde ise kadının duruşunu ben Mona Lisa ile simgeleştiriyorum. Mona Lisa’nın adı Madonna’dan geliyor. Kutsallık, saflık. Benim sınır tanımayan kadınlarım aktif, Mona Lisa edilgen. Saflığı, kusursuzluğu ve kadının durağanlığını simgeliyor. Mona Lisa benim kadınlarımın tam tersi gibi duruyor. Benim kadınlarım ne kadar gerçekse o belki de sahte. (1911 de çalınmıştı ve boş yeri bile izlemeye geliniyordu.)

Ya yüzündeki gülümseme. Gizemli, gizli tebessüm. Gerçekten mutlu mu? Ya tebessümün
arkasında yatan dramlar? Yüzünün yarısı üzgün, yarısı mutlu. Gizemi, hüznü ile kadınların bir duruşunu ve durumunu temsil ediyor. Mutsuzluğunu saklamak durumunda, klasik,
geleneklere bağlı kadın tipi. Önemli olan kimseye söylememek. Kol kırılır yen içinde kalır.
(Mona Lisa Gülüşü filmi.)

Nazım hikmet bu uzun epik ve destansı şiirinde ekphrasis yaparak görsel bir temsili sözle betimlemiş. Bir sanat eserinden ilham alan Ekfrastik şiir de diyebiliriz. Müzikte ise Mussorgsky’nin Bir Sergideki Resimler buna örnek olabilir.

Aslında benim kitabımda da ekphrasis var. Sevgili Nevzat Sayın’ın 2. baskıda bir yazısı var. Bir yerinde şöyle yazmış. “Yazılar ve resimler aynı metnin ardışık paragrafları gibi, o kadar içiçe geçiyor ki yazılar ve resimler, çoğu zaman karıştırıyorum; yazılar o kadınları mı anlatıyor yoksa o kadınların resimlerini mi?”

Nazım Hikmet Sİ-YA-U şiirinde Mona Lisa, devrimci sevdiği öldürülünce çerçevesinden çıkıp özgürlüğe koşar. Onu yakarlar, yanarken yüzündeki gülümseme gerçektir.Nazım Hikmet’in şiiriyle artık o da edilgen değil, sınır tanımayan kadınlardan olmuştur.

G.K. : Erkek egemen anlayışında, sınır tanımayan kadınların, görünmezliklerini kırmak adına yaptıkları mücadelenin, toplumun kadın haklarına bakışı üzerindeki etkilerini nasıl değerlendirirsiniz?

G.D.: Tarih de, Sanat Tarihi de erkekler tarafından eril bakış açısıyla yazılmıştır. Mevcut sanat
ortamındaki bu toplumsal eşitsizliği sorgulamak için üretmek, unutulan ve unutturulan
kadınları hatırlatmak gerekmektedir. Bazen rövanşını almak için kadınlara yönelik pozitif
ayrımcılık olmalı gibi geliyor bana. İlke olarak, hiçbir zaman kadın sanatçı, erkek sanatçı
ayrımı yapmadım. Ama tabii resim benim özgürlük alanım olduğu için, resimlerimde her
zaman kadın portrelerine ağırlık verdim.

Artemisia Gentileschi adını çok azımız duymuştur. Caravaggio’yu hepimiz biliriz.
Artemisa’nın resimleri de en az çağdaşı Caravaggio kadar çarpıcı oysa. Artemisia’in Judith
Holofernes’in Başını Keserken resmi Caravaggio’nunki kadar iyi, belki ondan da iyi ve kadın
bakış açısıyla yorumlanmış. Resim sanatında böyle. Ya edebiyatta. Erkekler daha cesurca
yazıyorlar denir. Edebiyatta da eril bir dil var. Bazen okumaya başladığımda elimden
bırakıyorum. Annie Ernaux Kürtaj kitabını yazdığında hayatından bir kesiti anlatıyordu. Evet
bizler de deneyimlerimizi ister kurgu ister oto kurmaca yazdıkça, boyadıkça, anlattıkça eril
dilin hakimiyetini kıracağız.

Linda Nochlin’in bu konuda çok önemli bir makalesi var. ”Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı
Yok” İşte bu nedenle kadınların öykülerini bulup çıkarmak gerekiyor. Üç yıl önce İstanbul
Meşher’de “Ben Sen Onlar- Sanatçı Kadınların Yüzyılı” isimli bir sergi açılmıştı. Eşlerini çok
iyi bildiğimiz ama kendilerini tanımadığımız, eserlerini görmediğimiz ne kadar çok ve değerli
sanatçı vardı, dikkatimi çekti. Soyadlarından anlayacaksınız hemen…Nasip İyem, Eren
Eyüpoğlu, Şükriye Dikmen, Maide Erel, Güzin Duran, Melahat Üren…

G.K.: Sanatla, siyasetle, bilim ve tarihle ilgilenen kadınların toplum üzerindeki etkileri de elbette güçlü oluyor.  Bu konudaki düşünceleriniz nedir ve sizin de sınır tanımayan bir yanınız var mı?

G.D.: Sınır Tanımayan Kadınlar gerek yaşantıları gerekse mücadeleleri ve yaptıkları ile değişime ve gelişime öncülük ettiler. 1970’lerden sonra feminizm dünyada olduğu gibi bizde de yükselmeye başladı.
Bir kadın olarak benim hayallerim tüm kadınları kapsayacak enginlikte. Bir yıl içinde
öldürülen kadın sayısı 400’ü buluyor. Farkındalığı arttırmak ve unutulmaması adına, 2019’da
Art Ankara’da sosyal sorumluluk projesi kapsamında, öldürülen kadınlarla ilgili “Sanki Hiç
Ölmemiş Gibi” isimli bir enstalasyon gerçekleştirmiştim. Ya cinsel istismara uğrayan çocuklar. Bunların azalması değil, hiç olmaması en büyük isteğim. Toplumsal cinsiyet rolleri ve kadın hakları konusunda ise düşüncem çok net:
Erkek egemen anlayışın son bulması, kadın ya da erkek önce insana değer verilmesi, farklılıklara hoşgörüyle yaklaşmanın yetmeyeceğini, farklılıkları benimsemek ve sevmek
gerektiğini düşünüyorum. Bizler ancak başkalarının acılarını duyumsayabildiğimiz ve
farklılıkları zenginlik olarak görebildiğimiz zaman sevgi çıtamızı yükseltebiliriz.
Fiilen sanat yapmak da, iyi bir sanat izleyicisi olmak da farkındalığı arttırır, Bu farkındalık
daha çok soru sormayı, araştırmayı ve çözüm aramayı da beraberinde getirir.
Sanatın herhangi bir dalı ile ilgilenen bir kişi bunun diğer dallarla olan bağlantısını görür ve
merak ve doyum (haz) duygularının artması ile bir süreç içine girer. İşte asıl olan bu süreç
yaşamın ta kendisidir.
Bana göre her sanatsever aynı zamanda müstakbel bir sanatçı, her sanatçı da zaten
sanatseverdir. Çünkü en başta kendini sever. 🙂

G.K.: Kitaptaki isimler, toplum üzerinde etkisi olmuş, kadın takipçilerine izler bırakmış, bir nevi el vermiş isimler. Hepsi birbirinden değerli. Bu proje devam edecek mi? Sınır tanımayan bu değerli kadınları okur ve toplum ile buluşturmaya devam edecek misiniz?

G.D.: Elbette yazmaya devam ediyorum. Resimlerim hazır. Ancak yazmak uzun sürüyor, çünkü konseptimi geliştirip, değiştirdim. Kesişmeler daha çok yer alacak. Buna karşılaşmalar da eklenecek.  Bu ilk kitabımdı. Bundan sonraki daha kapsamlı ve kurgusu farklı olacak. Sınır tanımayan kadınlarımı yazarken onların biyografilerine odaklanmıyorum. Karakter özellikleri benim için önemli. Bu nedenle de özellikle anılarını esas alıyorum. Kitabın sonundaki kaynakçayı incelerseniz bu söylediklerim anlam kazanacak.

Karakter özellikleri konusunda örnek vermek isterim. Araştırdıkça anne faktörünün ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Buna bağlı olarak yetişme tarzları ve çevre faktörü de belirleyici oluyor tabii. Maria Callas’ta anne baskıcı, bu nedenle de çok kırılgan, aile ve kariyer ikilemi içinde kalmış. Hatta bu psikolojide Callas Sendromu olarak geçiyor. Louise Bourgeois’da anne koruyucu ve bu sanatına da yansımış. Koruyucu dev örümcekler yapıyor.  Suat Derviş’in annesi ise güzel ve sevgi dolu. Bu nedenle de  özgüvenli, bilmediklerinin üzerine giden bir yapısı var.  Susan SontagIn annesi mesafeli ve disiplinli. Mihri Müşfik yenilikci, mücadeleci ve inatçı bir karakter. George Sand, Alma Mahler ve Salome benzer karakterdeler. Fem fatal, sezgileri ve zekaları ile yetenekleri keşfediyorlar. Leyla Gencer, kaprisli, çalışkan, disiplinli ve mükemmelliyetçi.

G.K.: Kitabın sonundaki kesişmeler çok kıymetli. Gülderen Depas’ın da yolu iyi ki resimle, bu isimlerle ve bizlerle kesişmiş. Son olarak eklemek istedikleriniz: Teşekkürler.

G.D.: Beynin ve yüreğin aynı zamanda çalışması duyarlılığı arttırır. Resimlerimi yüreğimle yaptım, yazılarımı beynimle yazdım. İnanmadığım hiçbir şeyi yazmadım. Kendi sevdiğim, okumak istediğim kitabı yazdım. Yalın olmak istedim. Michelangelo’nun heykelden fazlalıkları atıyorum, heykel oluyor, ya da Anton Çehov’un zamanım olsaydı daha kısa yazardım demesi gibi. Benim 10 yıl gibi bir vaktim vardı.
Rancier’in bir saptaması ile bitirmek isterim: “Sanatın görüntüleri, savaşmak için cephane
vermez. Görülür olanın, mümkün olanın yeni bir görüntüsünü çizmeye katkıda bulunur
sadece.”

Çok Okunan Kitaplar