Karaburun Sanat Kampı’nın üçüncü gününde gerçekleşen Dar Çağda Şiir temalı söyleşi oturumunda Şair Hüseyin Köse, Altay Ömer Erdoğan’ın sorularını yanıtladı.
KARABURUN SANAT KAMPI ETKİNLİĞİ
Altay Ömer Erdoğan: “Dar çağ” kavramı çerçevesinde şiir ile toplumsal hafıza ilişkisini irdeler misiniz? Unutmaya karşı hatırlamanın devrimci bir eylem olduğunu varsayarsak, genelde sanatçının, özelde şairin çağına tanıklık etmesi, çağı şiir aracılığıyla kayda dökmesi şairden beklenen mi? Şairin özgürlüğü ile özgünlüğünü bu bağlamda tartışabilir miyiz?
Hüseyin Köse: Öncelikle “dar çağ” kavramından ne anladığımı ifade etmeye çalışayım dilim döndüğünce. Nihayetinde şairin ve şiirin tanıklığa çağrıldığı yer, orası. Bana kalırsa, söz konusu tanımlama, aynılığın şiddetinin hızlandığı, hemen her şeyin sonsuz sayıda üretilen araçlar yoluyla amansız ve amaçsızca denendiği ama hiçbir şeyin anlamlı biçimde ve gereğince deneyimlenemediği; etik, estetik, politik ve ekonomik açmazların küresel ölçekte ayyuka çıktığı, ama politik hafızanın her yerde özgürlüğün ve barışın önünde peydahlanmış öfkeli otoriter demagog liderlerce ıssızlaştırılmaya çalışıldığı; anlam ve anlatı yitimimin, yalnızlığın, umutsuzluk, belirsizlik ve kayıtsızlığın hüküm sürdüğü, Bauman gibi söylersek eğer; “teknolojiden çok fazla, ancak birbirimizden daha az şey beklediğimiz” bir karanlık dönemi imliyor. Anlam ve yaşantı körelmesinin/sığlaşmasının sonuçları, bugün her yerde. Hatırlayanın, unutandan daha çok yaşadığı varsayımından hareketle söylersek, şiir unutmaktan ziyade hatırlama işi. Senin de söylediğin gibi, hatırlamak zaten başlı başına devrimci bir eylem. Gülten Akın’ın şair özneye “günü genişletme yükümlülüğü” şeklinde atfettiği düşünceyi dar çağ izleğine panzehir niyetine kalkış noktası yapabiliriz bu anlamda. Şiir ve genel olarak sanat ve edebiyat, gerçekten de yer yer siyasetten daha cesur davranmıştır toplumsal hafıza konusunda. Nazım’ın Erzincan depremini anlattığı “Kara Haber” adlı şiiri, Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”u, Cemal Süreya’nın “Kısa Türkiye Tarihi” ve daha başka tarihsel ve toplumsal tanıklıklar, uzak ve yakın siyasal tarihin dramatik olayları hakkında devlet kayırlarında yazılı olandan daha dokunaklı şeyler söyler bize. Hele de “Memleketimden İnsan Manzarası” gibi epikler, bireysel ve kolektif dramı fiktif düzeyde yeniden kuran birer kuşatıcı toplumsal tarih anlatısı niteliğindedir. Daha spesifik olarak ise, “tanıklık edebiyatı” diye adlandırılan ve özünde tarih ile edebiyatın kesiştiği noktada uç veren yazın ürünleri (Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını, Vietnam Savaşı’nı, Afrika’daki ırk ayrımcılığı mücadelesini, dünyanın değişik yerlerindeki acıları ve soykırımları belgeleyen yazılı edebi kayıtlar; bizde 12 Mart, 12 Eylül romanları, Kurtuluş Savaşı ve mübadele romanları, 6-7 Eylül’e yönelik zorlayıcı tanıklıklar, vb.) ile toplumcu gerçekçi şiir anlayışı resmi tarihe karşıt, alternatif bir tarih inşa eder.
Şiirin, şairin böyle bir yükümlülüğü var mıdır sorusuna gelince; bu soruya, politik olan’ın öznel kavranışı düzleminde herkes farklı farklı yanıtlar verebilir diye düşünüyorum. Ben, kendi adıma, kişisel olanın, insan tekinin “zoo politicon” hüviyeti bağlamında işin içinde olduğu her meselenin politik bir içerimi ve boyutu bulunduğunu düşünüyorum. En azından Batı Marksizmi’nin, özelde ise Althusser’in tarihi öznesiz bir süreç olarak tanımladığı günden bu yana, modern politik kavrayışın (dolayısıyla muktedirin, mağrurun başına türlü belalar açan hatırlayışın) bu olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, yaşadığımız akışkan modern çağda unutmak ve hatırlanmak değil sadece, neredeyse her şey dille bağlantılı; başka bir deyişle, dilin gerçeklikte neleri karşıladığı, neyi ne kadar ve nasıl aktarabildiği, nelere yol açabildiğiyle ilgili. Böyle olduğu içindir ki, şiir yalnızca bu nedenle bile hafızanın duygusal ve düşünsel dili olarak işliyor. Bu edebi-dilsel tanıklığı, fazladan şairin özgürlüğü veya özgünlüğü saymayı doğru bulmuyorum bu sebepten, zira aşikâr bir politik duyuş ve duruşa sahip olunmadan da çağının olaylarına karşı zımnen politik yönsemeli verili bir kimliği temsil edebilir şair. Daha doğrusu, içine doğduğu değerler, düşünceler, idealler evreni tarafından biçimlendiğinden, kendisini kuşatan maddi koşulların dolaysız bir ürünüdür zaten. Hatta toplumsal dünya olaylarını politik açıdan gerçekte olduğundan daha tutucu bir dile döken muhafazakâr şair kimliği için bile geçerlidir bu. En azından, kontr-ütopik bir tavra hayat vermesi bağlamında. Birileri ilerlemeden, gelişmenin önünde ayak bağı olan geçmiş duyarlıkları terk etmek gerektiğinden söz ettiğinde, ısrarla ve inatla mevcudu muhafaza etmeyi savunduğu, yeniliğe ve bilinmeyene görülmemiş ölçülerde ayak dirediği zamanlar bu tavrı mükemmelen doğrulamış olur. Şayet kimsenin hatırlamaya cesaret edemediğini ısrarla hatırlamaya, dahası bunu görünür kılmaya çalışmak kendiliğinden politik bir anlama sahipse, fazladan politik sloganlar sıralamanın ne alemi var? Politik olanın semantiğini olabildiğince amorf bir düzlemde kavradığımın farkındayım. Ancak bu söylediklerim büyük harfli tarihin devrimci gidişatı ve makro anlatıların herkesle bilinen akıbetiyle ilgili. Eğer ideoloji, Althusser ve haleflerinin iddia ettikleri gibi, kendini bize görünmez biçimde dayatan bir yapı yahut sahip olageldiğimiz bakış açıları kümesi ise, devrimci politika da herkesin verili olanın gerçekliğini gayriihtiyari temellük ettiği yerde hiçbir anlamlı sonuç yaratmayan -veya kimi kısmi etkileri zamana yayan- bireysel, öznel bir eylem biçimi de olabilir pekâlâ. Nitekim 60’ların bildik sloganıydı: “Kişisel olan, politiktir”. Öyle insanlar var ki, toplumlardan daha karışıktırlar. Bireysel olanla toplumsal olanın sınırları nerede başlayıp bitiyor, bilen var mı? Lafın kısası, “gelecek uzun sürer.” Geleceğin geciktiği veya mutlu bir ideal olarak sürekli ertelenip eskitildiği dönemlerde ise direnmek kuşkusuz tek çaredir. Şu hâlde, örgütlü ve kötücül bir çabayla bastırılanı, unutturulmak isteneni hatırlamak da bir nevi direnme sanatıdır. Unutulmuşu hatırlatan şiir niçin mi politiktir? Çünkü hatırlamak, hele de bastırılmış olanı inatla hatırlayıp hatırlatmak ve ikaz etmek, yaşanılan zamanı -tıpkı şimdinin sınırlarını parçalama gücünü telkin eden ütopya düşüncesinde olduğu gibi- hiç olmadığı kadar genişletir. Üstelik sadece genişletmekle de kalmaz, aynılığın sürekliliğini kesintiye uğratıp toplumsal bilinç üzerinde uyutucu bir etki üreten rutine kısa devre yaptırarak hatırlamayı provoke eder. Bu hiç de hafife alınacak türden bir gayret değildir. Özellikle de dar çağın ürkütücü dijital versiyonunun sinsice bilincimize dayattığı ve duyuları baştan sona lağvetmeye ayarlı enformasyon tsunamisi ve onun dolaysız sonucu olan güncele mecburiyet, hepimizi bunca tarihsiz ve belleksizce var olmaya zorlamaktayken…
Altay Ömer Erdoğan: Darlığı genişletmekten söz etmiştik ilk oturumda. Yine sormak istiyorum; şiirin bu darlığı genişletmenin, bu dayatılan gündemi aşmanın, kendi yatağında akabilmenin koşulları nelerdir? Şair, bu koşulları hafıza ve dilin olanaklarını kullanarak nasıl oluşturabilir? Ve sizce günümüzde şiir, kabuk değişimine mi uğruyor?
Hüseyin Köse: Şiiri verili gündeme tabiiyetten kurtaran şey, başka olanın, öteki’nin, kamusal algıdan kovulmuş olanın etiğine hayat vermesidir daha çok. Normalin, norma’nın, sıradanlığın, hatta düzeysizliğin basıncından bağışık bir başka yaşama seçeneğine alan açması. Anlamlı yaşama kapasitesi de diyebiliriz buna kısaca. Şair Celal Soycan, bir yerde “dünyanın gürültüsüne susarak katlanıyoruz” diyordu. Maruziyetin türüne göre değişir şiirin sınandığı, sırtlandığı yükümlülük. Bazen gürültüye karşı sükûnet, bazen kalabalık karşısında yalnızlık, bazen de başkasının acısının duyulmaz olduğu yerde ihbar ve ikaza yeltenip çok muhkem bir savunma hattı kurmak ya da yas ayinlerine durmak da bir direniş biçimi olabilir yeri geldiğinde. Şu da var ki, şiir her zaman hazırcevap, fetvacı veya pratik aklın sözcüsü de değildir. Bazen hayatın normalleşip düzleştiği, kültürel beğeni ve idrakin “Caliban seviyesi”ne dek düştüğü yerde yeni irtifalar, ezber bozan tartışmalar, büyük itiraz noktaları yaratmaya koyulduğu doğrudur. Hatta bazen güncelin bilgisine, onun kimi falsolu düşünce ve eğilimlerine ses yükselttiği de olur üst perdeden. Ancak genellikle nitelikli şiirin görevi gündelik sorunlara pratik çözümler sunmak veya düzeltici müdahalelerde bulunmak değil; aksine, dikkatleri huzursuz bilinç kertesinde kışkırtarak sorun çıkarmaktır. Özellikle de Olivier Roy’un çok haklı biçimde işaret ettiği, “ıstırapla etik bir ilişki kurma imkânından yoksunlaştırılmış” günümüz insanına yönelik bu işlevi daha da belirgin gibidir. Kent dinamizmi içinde alelade mecburiyetlere sıkışmış, hızın, hazzın, tüketimin, egonun ayartıcı çağrılarına, sosyal medya düzeninin anlık dopamin döngüsü tuzağına kapılıp gitmiş zihinler için, ıstırapla etik bir ilişki kuramamak bugün gerçekten de hayati önemde ahlaki bir sorundur. Şükrü Erbaş’ın da dediği gibi, “gövdemizden başka sözümüzün kalmadığı” insanlık sonrası bir berzahtan, öyle bir ruhsal boşluktan geçiyoruz. Üreterek, emek vererek, hürmet göstererek, yorulup bedeller ödeyerek, çoğunlukla yetinerek, empati kurarak, başkaları için iyi ve anlamlı bir şeyler yaparak veya günün sonunda rahatlamış bir vicdanla yatağa girerek değil de; ihtiyacından fazlasını tüketerek, bencilliği, sorumsuz fırsatçılığı ve başıboşluğu özgürlük ve ideal yaşam ölçütü zannederek, materyal sevinçlerle doyuma erişerek katarsise olan, devrimden çok depresyona, anlamaya çalışmaktan çok beğeniye yatkınlığıyla tariflenen bir insanlığa sunacağı daha insancıl patikalar var edebiyatın ve şiirin hâlâ. Çok klişe bir şey olacak belki ama, hayal kurabilme yetisini kaybetmemiş olan, çıkmazdaki çıkışı da bulabilir diye düşünüyorum. Herkesin kendi konforlu mıntıkasında acısız bir hayatın merkez bankasını kurmaya çalıştığı yerde şiir mutsuzluğu, ölümü, acıyı, bir dizi sorunu ihbar ve telkin edip hatırlatarak bile, hali hazırdakinden daha anlamlı bir yaşam dünyası imasında bulunabilir ve bu gerçekten de az şey değildir. Özetle, dar çağı genişletmenin koşulları, bizzat yeni fikirler, alternatif duyumsama ve görme biçimleri ve farklı bakış açıları inşa etmekle mümkün. Şiiri, edebiyatı bir tür hayat bilgisi olarak telakki eden görüşlerin temel dayanağı da bu değil midir özünde? Hiç yaralanmamış, mutsuz olmamış, aç kalmamış, yoldan çıkmamış, hevesi yarıda kalmamış olan kadar ürkütücü kimse yoktur. Daha sorularını bile yaşamamışken, önünde hazır kalıplar, yanıtlar, katı sabitler, vaazlar bulmuş olandan daha korkutucu… Bir de mağdurlar unutmuyor, mağdur edenler asla hatırlamıyorken, insan kendini nasıl güvende ve huzurlu hissedebilir? Şiirin toplumsal hafızaya değgin bir misyonu varsa eğer, bu uğursuz denklemi tersine çevirmeye çalışmakla ilgili bir şey olsa gerektir bu. İkinci olarak, yaşarken peşine düştüğümüz anlam arayışı, ha bire basit mutlulukçu önermelerin gerisine düşüp durdukça, içimizde derinleşen arzunun çukurunu onaracak tek şey de yine bulabildiğimiz, tutunduğumuz nedenlerdir ve bu nedenleri de farklı dünyaların düşünü kuran sanat ve edebiyat sunabilir bize ancak. Nitekim Adorno da böyle diyordu öncü sanat hakkında düşünürken; “aktüel olanın negatif bilgisi”ne bel bağlamak gerektiğini söylüyordu. Demeye çalıştığım, dar çağı genişletecek olan, hala ütopyalar kurgulayabilme yetisi insanın.
Şiirin kabuk değiştirmesi meselesine gelince… Bir dolu deneysel sanatsal eğilimle birlikte, şiiri sokağa, hayata indiren performansları hatırlıyorum burada hemen. Ancak bu konudaki düşüncem oldukça menfi: Hayatın ve sokağın spontan şiirine “fazladan” bir şey eklemenin çok köklü bilinç dönüşümleri yaratabileceğine inanmıyorum. Olsa olsa küçük, uçucu, anlık bir gülümseme yaratabilir yüzlerde yalnızca; ya da küçücük bir farkındalık, ama o kadar. Ciddi, ekonomi-politik meseleler salt kültüralist yöntemlerle çözülemez çünkü. Teorik olarak gizemli bir şiir militanı olmak, Banksy gibi bir aykırılığı şiire uyarlamak da mümkün elbette. Kurulabilecek etkili fantezilerden biri olurdu bu kuşkusuz. Ancak bunun düşüncesi bile, şiirle asgari ölçüde bağ kurmuş, onu kendi estetik terbiyesinin vazgeçilmez parçası kılmış bir edebi kamunun varlığını gerektirir ki, bu topraklarda hiç olmadı… Ahmet Güntan’ın “Paradigmalar İçinde Akıp Gidiyoruz, Bu Akışı Ancak Algısı Yüksek Olanlar Görür” başlıklı bir yazısını hatırlıyorum, https://www.160incikilometre.com sitesinde yayımlanmıştı birkaç sene evvel, meraklısı bulup okuyabilir yeniden. Güntan, şiirin içinde bulunduğumuz dar çağın uğursuz semptomlarıyla nasıl baş edebileceği, tutacağı erdemli ve ilkeli yol ve hesaplaşması gereken yeni türedi eğilimleri enfes biçimde özetlemişti bu yazıda. İç yaşam engizitörü dediği mekanizmadan başlıyordu işe. Bu mekanizmanın dış koşullar heyulasıyla birlik olup, şairaneliğin yaşamsal gerçekliği gereği gibi anlamlandırarak arıtma ve damıtma hakkına ipotek koyduğu çağrışım hurdalığı bilincimizi sabırla ayıklamamız gerektiğinden söz etmişti. Çağın önümüze koyduğu çetrefil ve yanıtını henüz kendi içimizde oluşturamamış olduğumuz sorulara çok mühim ve kıymetli açılımlar sağlamış, ontik olanı epistemik olanla lirik ve samimi bir çabayla harmanlamak gerektiğinden dem vurmuştu. Güntan, yine aynı yazısında, yaşadığımız her bir yılın “yirmi beş bin altı yüz dakikalık” yekûnunda sürdürdüğümüz derunî kazıyı, iç dünyanın kayıplar ve türlü bozgunlarla genişleyen hafriyatını, mahiyetini tam olarak anlayamadığımız imkânsızın bazen anlaşılır biçimde anlatıldığında ansızın nasıl da berraklaşıveren karanlığını, rutinden kurtarılmış sırların belirsizliği daha da arttıran karmaşasını, yazmadan durabilmeyi güçlü şairliğin belirtisi sayan “rabarbacı” eğilimi, şair için tikel duruş ve tavrın hayatiliğini ve her koşulda içten dışa, dıştan içe hurucun gerekliliğini, ezcümle, derinde gömülü olan aşikâr fluyu göz hizasına çıkarıp nasıl da incelikli, sarih bir üslupla anlatmıştı… Güntan’ın karmaşık gibi görünen önermesini bir tek cümleyle özetlediğimizde şöyle diyebiliriz sanıyorum: Kabuktan önce özü, biçimden özge muhtevayı dikkate almadan, hepsinden önemlisi de samimi bir öz düşünümsel (refleksif) sürece girmeden, makul düzeyde iyi bir insan da olamayız. Böylesi bir yüzleşmeye girişip de bu muhasebeden yüzümüzün akıyla çıkmadan, hele şair hiç olamayız… Dilin olanaklarının da, yakıcı bir bilişsel farkındalığa kapı aralayan hafızanın da etik ve estetik gereklilikleri burada çatılıyor.




