Yazar Meltem Terzioğlu Karaburun Sanat Kampı’nda 16 Ağustos 2025 tarihindeki Öykü oturumunda Moderatör Selma Sayar’ın sorularını yanıtladı.
Selma Sayar
Öyküde “kaçış” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Kaçış, bir özgürleşme yolu mudur, yoksa geçici bir sığınak mı?
Meltem Terzioğlu:
Aslında şöyle düşünüyorum. Kaçış… Kaçış çok derin bir kavram. Zorluklarla savaşmaktan güçsüz düşen insanın yöneldiği bir yöntem, varoluşuna yeni bir anlam kazandırmak isteyen kişilerin takip ettiği bir yol, zorunlulukların köşeye sıkıştırmasıyla peyda olan, derin düşüncelerle tabakalanan bir kavram kaçış. Bazen fiziksel olarak bulunduğumuz mekândan kaçmak isterken bazen kendimizden, düşüncelerden, toplumdan kaçmak istiyoruz. Bu çok mümkün olmuyor ama sorunlardan kaçmak için kendimize yollar arıyoruz. Bugün sizlerle bir buluşma yaşadık edebiyat vesilesiyle. Aslında bu da bir kaçış değil midir sizce? Geride bıraktığımız sorunlardan kaçıp bizi iyi edecek olana gitmek değil midir?
Bu bağlamda yazmak da kaçmanın farklı bir izi ve edebi eserlerin çemberinde kaçışı farklı form ve zeminde görmek mümkün. Bazen toplumsal, siyasal, ekonomik ve psikolojik çatlakların bireyin üstünde bıraktığı etkileri edebi eserlerde özellikle öykülerdeki temalarda ve karakter yansımalarında görüyoruz. Lucretius’tan Lübeck’e, Novalis’ten Hesse’ye dek edebiyat tarihi kişinin içinde bulunduğu firar psikolojisini metnin merkezine koymuş firari yazarlarla ve bu yazarların kaleme aldığı edebi metinlerle doludur. Türk edebiyatındaysa Bilge Karasu ismini firari yazar olarak anmak isterim.
Bilge Karasu, dilde ve biçimde yaptığı yeniliklerin yanında içinde bulunduğu firar psikolojisini metinlerine yansıtmasıyla da dikkat çekiyor. Yazarın postmodernizmin etkisi altına girmesi, onun en başından itibaren metinlerinde merkezi bir konuma sahip olan firar temini biçim yönüyle de desteklemesini sağlıyor. Postmodernizmin bitişiğinde soyutlaştırdığı kalemiyle de aslında bizleri kaçışın merkezine yönlendiriyor. O anlam derinliğini çok daha farklı noktalarda bizlere sunuyor. Bu da aslında edebiyat içerisinde yazılan öykülerde kaçmanın farklı bir yolu olarak karşımıza çıkıyor.
Fakat kaçmak, diğer hocalarımın da bahsettiği gibi bir zincir; bir çark gibi işliyor. Kırılgan olduğumuz noktalarla birlikte, iyileşmek istediğimiz noktalarla birlikte kaçmak kavramı doğuyor. Baktığımızda, söyleşi boyunca gelen sorular adım adım ilerleyip kaçışta kendini buluyor. İyileşmek istiyoruz, bazı noktalarda karanlığın içine gömülüyoruz. Kendimizden, düşüncelerimizden, zihnimizden, toplumun baskısından kaçmak istiyoruz. En nihayetinde burada toplanan kişiler olarak edebiyatı bir kaçış noktası olarak görüyoruz belki de. Yani bu aslında kaçmak değil; bir bakıma yüzleşmek bence.
Yenilikçi yazarlar olarak adlandıracağım isimler, özellikle bireysel olanı kaleme almak istiyorlar. Karakterler üzerinden toplumsal olanı da yansıtan bir perspektif sunuyorlar. Bireyin yaşadığı yalnızlık, ötekileştirilme, uzak kalma ve karanlığa gömülme gibi durumlar toplumun bireye yansıttığı gerçeklerdir. Bu bağlamda yenilikçi yazarların, yalnızlaşmak ve kaçmak isteyen bireyleri kaleme alması, bir noktada toplumun aynası olarak karşımıza çıkıyor.
İyileşmek ve kaçmak kavramları, döngüsel olarak işleyen dairenin iki unsuru. Yazıyoruz, okuyoruz; ama bir ilaç bulabiliyor muyuz? Bu tartışılacak bir konu.
Türk edebiyatında verebileceğimiz isimlerden biri de Ayla Kutlu. İlk romanı “Kaçış”, 1960 öncesi yaşanan toplumsal durumları karakter izleği üzerinden bizlere sunuyor. 60’lı yıllar öncesindeki siyasi ve politik durumların karakter üzerine yansımasını görüyoruz. Modernleşme ve gelenekselliğin arasında sıkışmış bir karakter olan akademisyenin yaşadığı boşluğa, aydın olmakla geleneklere bağlı kalmak arasında yaşanan sıkışıklığa şahit oluyoruz. Ortaya çıkan şey: kaçış.
Toplum bizden farklı bir karakter yaratmamızı veya kendimizden çok uzak olan davranış biçimleriyle yaşamamızı bekliyor; fakat biz o kalıbın içine sığmak istemiyoruz. Farklılığı, öteki olmayı hissediyoruz ve bu noktada üretmek, sanat gibi uğraşlar da bir noktada kaçmanın yolu oluyor.
Biz kendi penceremizden bakıyoruz bazı şeylere. Kendi manzaramızda biriktirdiğimiz tabloları kaleme döküyoruz. Bu noktada referans alacağım kişi ben ve kendi fikirlerim.
Çok küçük yaşlardan beri edebiyatla iç içeyim. Çok yakın süreçte taşındık ve taşınırken bulduğum bir şiirime denk geldim; on dört yaşındaydım ve o şiirde yalancı gülüşlerden, ağlamaktan, içimde biriktirdiğim acılardan bahsetmişim. O yaşta çevremde gözlemlediğim olayları, farkında olmadan edebiyat sevgisiyle birleştirmişim ve ilk şiirlerimi ortaya çıkarmışım. Bu üretim sürecinde kendimi tanımaya başladım ve yazma nedenim aklıma geldi: Bir şeyleri iyileştirmeye mi çalışıyorum, içimdeki birikeni mi dışarı kusuyorum, ne yapmaya çalışıyorum? Net bir cevap olmasa da yazmayı kendimde kaçtıklarımla yüzleşmek olarak yorumluyorum.
Çok sosyal, renkli bir insan olarak görülsem de yazılarımda karanlık bir resim çiziyorum. Bu noktada herkes gibi personalarla yaşıyorum denebilir. Yazdıklarımda kendimle yüzleşiyorum; kaçtığım benliğimle bir araya geliyorum. Edebiyat benim için bir ayna oluyor. Bireysel olarak yorumlamak gerekirse, iletişim kuramadığım bir toplum var. Beni anlamayan, söylediklerimi duymak istemeyen, çok realist ve pragmatist yaklaşan bir toplum… İçimdeki duygu patlamasına, yaşananlara göz, ağız, kulak kapatamıyorum. Bunları dile getirdiğimde ve bunu asla dinlemek istemeyen bir toplumla karşılaştığımda yine yazıyorum ve sizleri buluyorum. Çünkü sizler de benim gibi düşünüyorsunuz; aynı pencereden bakıyorsunuz. Tabii farklı pencerelerden de bakıyor olacağız, bu çok normal; ama görebilen, duyabilen ve hissedebilen insanların bir araya geldiği bir noktadayız.
Bu çok kıymetli.
Firari yazar olarak, kaçmak kavramıyla iç içe olan yazarları tasvir edeceğim. Bilge Karasu’nun kalemiyle bunu anlatırken, farklı yazarlarda ve izleklerde de bunu görüyoruz. En yakın örnek, çağdaş yazarlarımızdan Melisa Kesmez’in “Çiçeklenmeler” kitabı. Orada da bir kaçış var. Ana karakter, gölge karakter olan, kanserden ölen eşinin ardından yaşantısını yoluna sokmak isteyen; aynı zamanda karavan metaforu üzerinden mekânsal ve kaotik bir döngüyü yatıştırmaya çalışan bir karakter.
Işıl’ın “Anlamsızlık Saati” öykülerinde de çok sayıda kaçış teması ve kaçışı simgeleyen karakter görüyoruz. Keza Polat Özlüoğlu’nun “Peri Kızı Afbuyru” kitabında da ötekileştirilen ve yalnız bırakılan karakterin kaçışı işleniyor.
Yazarlar ve şairler arasında, yaşamını sonlandıran çok fazla isim var; fakat bu kaçış mı, yoksa ardında birikenleri halının altına bırakmak mı? Temelli bir kaçış olmuyor. Yazmak da temelli bir kaçış değil aslında. Hiçbir şeyden kaçamıyoruz.
Biz, Melisa hocamın da dediği gibi, etkinlik bittikten sonra evimize döneceğiz. Sosyal medyada gündemi takip edeceğiz, kulağımızı gözümüzü kapatamayacağız ve yine halının altına biriken pisliklerle yüzleşeceğiz. Benim için kaçış, geçici olarak nefeslenmek gibi bir durum.
