Barış Yıldırım
Burada Türkçe şiirin (elbette) bütününden değil ama bu bütünü hayli etkileyen bir eğilimden bahsedeceğim. Bu eğilimin -yahut eğilimler toplamının- şiirimizin içinde bulunduğu durumla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Baştan belirteyim, burada önereceğim tespitleri temellendirmek, belirlemek, ayrıntılandırmak, gerekirse verilerle desteklemek gerekiyor. Yine de bu buluşmanın hacmi dahilinde şiirin içinde geçtiğimiz dar çağlardaki daralmasına dair bir şeyler söylemek istiyorum.
Belki yüzlerce yıldır herkes dünyada şiirin daha az okunmasından şikâyet ediyor. Sözgelişi, farklı dönemlerde yazan dört yazarın (Nurullah Ataç, Orhan Burian, Peyami Safa, Melik Cevdet) edebiyat konulu denemelerinde şiirin daha az okunduğundan en az bir kez bahsedildiğini fark ettim. Aynı saptamalara İngilizce metinlerde de (örneğin meşhur Norton antolojilerinin önsözünde) rast geliyorum. Belli ki şiirin yaygınlığı 2500 yıldır düzenli olarak düşüşte ancak sanırım, Türkiye özgülünde, şiirin bu denli az rağbet gördüğü bir dönem olmamıştı. Sohbetlerimizden edindiğim izlenimle, Haydar Ergülen’in her dönem bazılarının daha çok okunduğunu, bazılarının az okunduğunu söyleyerek bu eğilimi kabul etmeyeceğini sanıyorum ama benim için böyle bir eğilim açık görünüyor; şiirin toplumsal hayattan (özelde de ilerici çevrelerin gündelik hayatından) en uzak olduğu dönemleri yaşıyoruz.
Bunun edebi ve kültürel nedenleri var elbette. Şiir giderek karmaşıklaşıp zorlaşırken sosyal medyanın kolay okuma kültürünü alabildiğine teşvik etmesi bu nedenler arasında. Ama toplumsal etkenler de çok önemli geliyor bana. Tıpkı dünyada devrimci sosyalizme en çok ihtiyaç duyulduğu günlerde sosyalist yapıların tasfiyeyi yaşaması gibi, toplumcu şiire en çok ihtiyaç duyulan zamanda bu şiir neredeyse namevcut. Toplumun (ve dolayısıyla bireyin) dertlerine, bu dertlerin devasına dair yazanlar var elbette ama etki alanları sınırlı, daha da sınırlanıyor. Bunda elbette “solcu şair”lerin yetenek sorunuun payı vardır ama çok uzun süredir toplumcu şiir kötüleniyor. Bunun hiç payı yok mu?
Sanata dönük Kantçı yaklaşım sanatın çıkarsız bir çıkarla yapılacağını, sanatçının asıl ilgisinin sanat olduğunu söylüyor ama biz bunun en gerici versiyonu olan Schopenhauer’ci yorumunu benimsemiş durumdayız: “Sanat işe yararsa kötüdür.” Şiire dair bütün metinlerde bu sağ-Kantçı klişe vurgulanıyor: “Şiir anlaşılmak zorunda değil, şiir bir şey söylemek zorunda değil, bir şey anlatmak zorunda değil” vs. vs. Elbette değil. Kimse nazik olmak zorunda da değil mesela ama nezaketi seçmenin bir anlamı olduğu gibi seçmemenin de bir anlamı var.
Toplumun sanata ilgisi, genel olarak “ilgi” olgusu neden midir sonuç mu? Yani bir sanat eseri/akımı/insanı ilginç olduğu için mi ilgi çeker, onunla çok ilgilendiği için mi ilginç olur? Cevap ikincisi değilse ikisi birden. Asla ilgi yalnızca sunulan sanatın başarısının bir işlevi olarak ortaya çıkmıyor. Anlaşılması için nicel bir metafor kullanayım: Falanca eser, sanatçı veya akım eşit koşullarda bir birim öne çıkacaksa, onu kültürel yeniden üretimi yapılınca (hakkında yazılar çıktıkça, kamusal alanda övüldükçe, hatta yerildikçe) ona birim öne çıkıyor. Çok örneği var bunun: Mona Lisa’nın çalınıp bulunduktan sonra haber olması üzerine dünyanın en önemli tablosu kabul edilmesinden toplumcu şiirin 60’larda İkinci Yeni’yi alandan kovmasına, 90’larda tam tersinin olmasına vb. vb. çok örnek bulunabilir. Toplumsal şiir rağbetten düştüğü için toplumsal şiirin iyi şiir olmadığı fikri rağbet buluyor.
Althusser’in iddiası üzre, İdeolojinin tarihi yok mudur bilemem ama ideolojik mücadelelerin bir tarihi var ve biz tarihin bu sahnesinde yenik dövüşüyoruz. Bundan yalnızca siyaset değil şiir de kaybediyor.
Şiirimizin bugününde benim tatsız bir Türk icadı olarak gördüğüm ve bazen “İki buçukuncu Yeni” dediğim bir şiir tarzı hâkim. Bu bir akımdan ziyade bir eğilim ve az ya da çok hepimize sızıyor. Bir yere kadar sızmalı da, çünkü şiirin kat ettiği bütün mesafelerle hesaplaşmak gerek. Ancak imgenin olası tüm işlevlerinden soyunacak denli amaç olması ve şiirde (her şey gibi özünde caiz olan) anlaşılmazlığın farz addedilmesi gibi tutumlarla karakterize olan bu eğilimin bazı sonuçları var.
Bazen kendime soruyorum: Mesela neden bu kadar tümü küçük harfle ve noktalamasız yazılmış şiir var ortalıkta? e.e.cummings’ten bizde Asaf Halet, Attila İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi büyük şairlere dek bu tutumun kült örnekleri var ancak kendi bildiğim dillerden okuduğum dünya şiirinde anaakım tutum bu değil. Kendime sorduğum bir başka soru: Kimini az kimini çok bilsem de hiçbiri anadilim olmayan başka dillerden okuduğum şiirlerin çoğunu anlarken, Türkçede okuduğum şiirlerin çoğunu neden anlamıyorum? Dünyada hiç de böyle değil. Bu biri biçimsel diğeri içeriksel saptama şiirin bütününü tarif etmeye yetmez elbette ama sanırım güncel şiiri takip edenlerin çoğu bu tutumların şu ya da bu düzeyde mevcudiyetini teslim edecektir.
Şiir bugün her zamankinden az okunuyorsa bir nedeni var. Şiir bütün işlevini kaybetti. Sevgiliye okunamıyor, depresyona iyi gelmiyor, (hatta kötü bile gelmiyor, örneğin intiharı kolaylaştırmıyor!), alanda haykıramıyorsun, onun dizeleriyle kendini mücadeleye, işkenceye, ölüme veya kahramanlığa ikna edemiyorsun, akşamları çay ya da bira eşliğinde birbirine okuyamıyorsun, hikâye anlatmıyor, duyguları bile ikna edici biçimde anlatmıyor, okurken müzikal bir zevk almıyorsun. Niye şiir okusun insanlar?
Oysa şiirin bir tarihi var. Şiir şarkıyla hemen hemen aynı dönemde çıktı (hangisinin önce olduğu konusunda rivayet muhtelif) ve ilk yaptığı şeyler: tanrıların hikayelerini anlatmak ve tanrılara yakarmak (burada tanrıları, duygular diye de okuyabiliriz). Epik bize tanrı anlatıcının diliyle öyküler anlattı, lirik Ben anlatıcının ağzından duygularımıza seslendi, dramatik ise öykü anlatımıyla ben dilini birleştirdi. Şiirin tarihinin ezici çoğunluğu da bunlardan ibaretken 19 ile 20. Yüzyıl dönüşünde şiirde yapılan avangart denemeler nasıl şiirin kendisi ve tek makbul şiir yapma yöntemi olabilir?
İş zora bindi mi slogana sığınmayı biliyoruz: “Kurtuluş yok tek başına!” Bu sloganın bu kadar güçlü olması iki şairin elinden çıktığı için: Brecht ve A. Kadir. Peki, şiir toplumla arasındaki ilgi, kaygı ve anlam vadisini bu kadar genişleterek kendini kurtarabilir mi? Evet, bence şiirin “kurtulmaya” ihtiyacı var ve bunu ancak kendini yeniden icat ederek yapabilir.
Dar çağdan daralarak çıkılmaz. Özdeyişlerden bahsettik bugün. Ben de bir özdeyiş düşürüvereyim: Şiir sözün kendine yakışanı giymesidir. Dar çağlarda sözün üstüne daha ferah şeyler giymesi gerekiyor.
Şiir politik olmak zorunda değil ama insan da politik olmak zorunda değil ve belli koşullarda politik olmamanın bir anlamı var. Dünyanın barbarlığa sürüklendiği günlerde elden gelen her şekilde buna karşı çıkılmalı. Eğer şiir (de) bu konuda üstüne düşeni yerine getirmiyorsa şiirin değersizleşmesi belki tam da hak ettiği şeydir.
*
Bu başlıklarda yaptığım konuşmanın ardından bazı itirazlar geldi. Bunlardan biri özellikle önemli: “Toplumsal ve siyasi şiir de yazılmaya devam ediyor, belki toplumsallığın ve politikanın ifadesi değişti ancak yine de mevcutlar.”
Öncelikle, bunu reddetmiyorum, gerçekten de toplumsallık farklı tarzlarda bulabiliyor ifadesini, buluyor da. Ama hemen şunu eklemek istiyorum: Bir şey her şey olduysa artık hiçbir şey olmuş demektir. Dolayısıyla her tür dışavuruma toplumsal, politik sıfatlarını eklemek bir truism olmanın ötesine geçmiyor. Evet her şey politiktir ama bir de dünyanın ve memleketin kaderini karartan, büyük harfle Politika var; her şey toplumsaldır ama bir de ifadesini son tahlilde sınıf mücadelesinde bulan bir büyük harfle Toplumsallık var. Şiirimizin, şiirin bu “büyük harflere” de mutlak olarak, istisnasız biçimde yabancı olduğunu iddia etmiyorum. Bunu iddia etmek kendiminkiler de dahil olmak üzere birçok çabayı yoksaymak olur. Ne var ki ben bir şiir anlayışından bahsediyorum. Şiirimiz kendini yeniden icat etmek zorundaysa, “toplumsalcı şiir” (yetersiz bir tarif ama derdimi kısa ifade etmek için kullanıyorum) kendini en önce yeniden icat etmek dışında. Yönümüzü buraya dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca toplumu değil şiiri de dar çağlardan çıkarmanın umudunu yaşatmak için.
[email protected] X: @yazilama Inst.: @prometeatro




