₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Yeni Nesil Yayıncılıkla Tanışın: Okur için Ses, Yazar için Alan!

₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

“Çatlaklardan Sızan Işık”

Karaburun Sanat Kampı’nda 16 Ağustos 2025 Cumartesi günü “ÇATLAKLARDAN SIZAN IŞIK” başlıklı öykü oturumunda  Yazar Melisa Kesmez moderatör Selma Sayar’ın sorularını yanıtladı.

SELMA SAYAR:

Toplumsal travmaların sanat yoluyla ifade edilmesi, bireysel ve kolektif iyileşmeyi nasıl mümkün kılar?

MELİSA KESMEZ:

Bir yazar dünyaya kendi durduğu yerden bakar. Ne yazarsa yazsın, her şeyi kendi perspektifinden görür. İçinden yazdığı dönemin ruhu, içinde dolaştığı mekanların atmosferi, civarda esen rüzgarlar muhakkak yazdıklarını etkiler.

Ben 1980 Eylül doğumluyum; doğmak için gerçekten garip bir ay, kabul ediyorum. Ve 80 kuşağı diye bir şey varsa, çeşitlilik içerse de, genel hatlarıyla o kuşağın temsilcilerinden biri olduğumu söyleyebilirim. 80’lerde çocuk, 90’larda genç olup, 2002 gibi başka tuhaf bir zamanda üniversiteden mezun olmuş ve binbir hayalle iş hayatına atılmış bir kuşağın parçasıyım. Fakat tez zamanda altındaki zeminleri birer birer yitirdiğimiz yılların ardından, geçen 23 yılda her şey tepetaklak oldu; ömrün en tatlı zamanları geride kaldı.

Toplumsal travmadan söz ederken, aklıma ilk gelen şey “mekanı yitirmek.” Yaşadığımız yeri kaybetmek… Bu hem gerçek anlamda hem de metaforik olarak düşünülebilir. Yani, “yer-yurt” dediğimiz, kendimizi ait hissettiğimiz, “buradayım ve güvendeyim” dediğimiz yeri yitirmek. Ben özellikle kuşağım adına konuşursam, mekanla bağımızın incelip koptuğunu hissediyorum. Bazı travmalar, gençlik gibi kırılgan zamanlarda gelince, izleri daha derin oluyor.

Biz tuğlaları üst üste dizmeye çalışırken, biri geldi ve dünyayı altımızdan çekti. Kuramadan yıkıldı birçok şey; hem içimiz, hem elle tutulur, gözle görülür şeyler dökülüp saçıldı etrafa. Şehirler değişti. Büyüdüğümüz semtler yeri geldi dümdüz oldu. Çocukluğumuzun mahalleleri kılık değiştirdi. Sinemalar kapandı, pikniğe gittiğimiz korular uydukente dönüştü; hatıralar sadece fotoğraflarda kaldı. İnsanlar değişti.

Ben İstanbulluyum ve çocukluğumun geçtiği İstanbul ile şu an yaşadığım İstanbul arasında uçurumlar var. Yaşam deneyimi olarak da çok farklı bir şey artık İstanbulluluk. Ben mesela Kadıköy çocuğuyum; artık Kadıköy’e gitmiyorum bile; son halini gördükçe içim sıkılıyor. Kadıköylülük diye bir şey kalmadı. Orada bir yaşam savaşı sürüyor ve ben o savaşın köşesinden bile tutamadığım bir noktadayım.

Büyükşehirde yaşamak, büyümek ve oranın kültürüyle yoğrulup bugüne gelmek üzerine konuştuğumda pek çoğumuzun aynı yerlerden yaralandığını görüyorum. Mekanın yitimine dair büyük bir yas taşıyoruz içimizde. Hepimiz, tuhaf bir boşluğun içinde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz: biri yazıyor, biri çocuk büyütüyor, biri hâlâ geleceğe dair planlar yapıyor. Ben yazarak durmaya çalışıyorum; iyileşiyor muyum, bilmiyorum; ama yarayı görmek ve göstermek iyi hissettiriyor.

Mekan konusunu çok işliyorum hikayelerimde. Sanırım “yeri yitirmiş” olma duygusuna en çok yaklaştığım kitabım Nohut Oda oldu. Bu öyküler, başından sonuna “Ben neredeyim? Ne yapıyorum? Biz neredeyiz? Nereye gidiyoruz? Yarınımız neresi? Kendimizi nerede kökleyeceğiz?” sorularıyla aklımı yitirdiğim bir dönemin sonucunda çıktı. Bir toplumsal travmayla baş ediş biçimimdi sanırım o kitap.

Neden yazıyorum sorusuna verdiğim cevaplar da buradan geliyor: Çünkü bir şeyler oluyor ve bu deneyimlerin ortasında bir insan olarak duygularımla baş etmeye çalışıyorum. Bu yolda ilk önce okumak, ardından yazmak girdi hayatıma. Küçük yaşlarda dünyayla okuyarak ve yazarak ilişki kurmaya başladım. Bugün yazmak, yoğun şekilde bir şeyleri anlama ve anlamlandırma çabasına dönüştü.

Buradan yeni bir kapı açıldı; oradan insanlar girmeye başladı. Kitaplarımı okuyan insanlar. Yazmak, hiç beklemediğim bir şekilde, başka insanlarla aramda bir köprü oldu. Birilerine temas etmeye başladım, onlar da bana. Hiç hayalini kurmadığım insanlarla karşılaştım. Başka odalarda ama aynı gezegende yaşadığımız insanlarla buluşmamı sağladı yazmak. Edebiyat bana önce okur, sonra da yazar olarak bir zemin sundu: hem oturup soluklanmak için, hem de birileriyle yan yana gelmek için.

Benzer dertlerle dertlenen birileri varmış ve hiç de uzak değillermiş. Onlar da mekanı yitirmiş, kitapları mekan bellemiş. Konuşuyoruz, yazışıyoruz, küçük notlar yolluyoruz birbirimize, bazen kalabalığın içinde sadece göz göze gelip gülümsüyoruz. Sanki ben yazıyorum, onlar okuyor gibi değil; hepimiz aynı çabanın içindeyiz. Bu gerçek temas ve iyilik hali, öykü yazmaya başlamakla başıma gelmiş bir şey.

Ama iyileşme derseniz, bu bir iyileşme gibi gelmiyor bana. Çünkü bizim derdimizin bir ilacı var ve o ilaç bende yok. Benim yaptığım, bir yazar olarak, oradaki yaraya bakma cesareti göstermek; işaret etmek: “Bak, burada böyle bir şey var. Sende de var galiba aynısından. Biliyor ve görüyorum.” Bu belki bir dertleşme biçimidir, belki de yitirdiğimiz zemine alternatif yeni bir zemin bulma çabasıdır.

Ne yazık ki, edebiyatın, daha genel olarak sanatın, toplumsal travmaları iyileştirmek konusunda gerçek bir çözüm üretmediğini düşünüyorum. Bazen bir lüks gibi geliyor. Öyle şeyler oluyor ki dünyada; oturup şiir okumak, kitap tartışmak, film seyretmek ve duygulanmak çok ahmakça gelebiliyor. Dünya nüfusuna, Türkiye’nin nüfusuna bakınca, yazıp okuyan bir grup insanız ve çok azız.

Sanat umudu inşa ediyor, diyorlar. Belki de öyle yapıyordur. Ama ben umudumu inşa edecek şeyin daha gerçek bir şey olması gerektiğini düşünüyorum. Duyguları, duygulanımları aşan; günü değiştirecek, düzenin tekerine çomak sokacak bir şey.

 

Çok Okunan Kitaplar