Yeni Nesil Yayıncılıkla Tanışın: Okur için Ses, Yazar için Alan!

Söyleşi: Tufan Taştan ve Sen Ben Lenin

Karaburun Sanat Kampı’nda, 16 Ağustos 2025 Cumartesi günü ilgiyle izlenen “Sen Ben Lenin” adlı filmden sonra Ozan Kara, Yönetmen Tufan Taştan Ozan Kara’nın sorularını yanıtladı.

Tufan Taştan’ın ilk uzun metraj filmi Sen Ben Lenin (2021), Lenin heykelinin Karadeniz kıyısına vurmasıyla başlayan sıra dışı hikâyesiyle kara mizah, polisiye ve politik taşlamayı bir araya getiriyor. Dünya prömiyerini 43. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde yapan film, İstanbul Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Ankara Film Festivali En İyi Senaryo, Adana Altın Koza Halk Jürisi En İyi Film gibi ödüllerin yanı sıra İzmir Film ve Müzik Festivali’nde En İyi Film seçilerek ulusal ve uluslararası alanda önemli başarılar kazandı.

Karaburun Sanat Kampı kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, yönetmen Tufan Taştan ile filmin yapım süreci, politik göndermeleri, şiirselliği ve alegorik yapısı üzerine konuştuk.


Soru: Filminizde Lenin heykelinden çok Ahmet Abi’nin hikayesinin öne çıktığını görüyoruz. Hem filminiz üzerinden hem de genel olarak şiir–sinema ilişkisi üzerine neler söylersiniz?

Tufan Taştan: Biz filmi kurarken Lenin heykelinden çok Ahmet Abi’nin hikâyesi üzerine yoğunlaştık. “Mendilimde Kan Sesleri” şiiri bu film için yazılmamış olsa da Ahmet Abi figürüyle bir benzerlik taşıdığını düşündük. Türkiye’nin birçok kasabasında balıkçı, berber ya da başka mesleklerden birçok “Ahmet Abi” var. Bizim kurduğumuz bağ da bu paralellik üzerineydi.

Şiiri bestelemek kolay olmadı. Zaten Edip Cansever’in şiirlerini bestelemek genelde zor oluyor. Özellikle “Ahmet güzelim” kısmından yola çıkarak şarkıya bir form kazandırıldı. Parçalara ayrılan, sürekli değişen bir yapısı oldu.

Bence şiirdeki Ahmet Abi ile filmdeki devrimci Ahmet Abi arasında bir benzerlik var. Bu nedenle şarkıyı kullanmak istedik. Çünkü sinema diğer sanat dallarıyla bağ kurabilen bir alan. Edebiyatı, tiyatroyu, müziği içine alabilmesi onun en güçlü yanı.


Soru: Film polisiyeymiş gibi görünüyor ama kişilerden çok Lenin heykeli üzerine kurulu. Bu, ideolojilerin günümüzde önemini yitirdiğine dair bir gönderme mi?

Tufan Taştan: Hayır, doğrudan günümüze dair bir şey söylemek istemedik. “Eğer bugün bir Lenin heykeli dikilecekse, böyle dikilebilir” diye düşündük. Heykelin çalınması hikâyeye çatışma unsuru katıyor.

Polislerin heykeli araması, kasabalıların ise onu saklaması bizim için değerliydi. Bu nedenle filmi “kara mizah polisiye” ya da “politik polisiye” olarak tanımlıyoruz. Fakat asıl mesele bir kasaba hikâyesi. Polisler sadece soru soran figürler. Hikâyeyi taşıyan asıl unsur kasabanın kendisi.


Soru: Kasabadan kaçmaya çalışan küçük Ümit karakteri polis tarafından geri getiriliyor. Bunu topluma yayıp düşünürsek, devletin insanları sıkıştırdığına dair bir metafor mu var?

Tufan Taştan: Biz Ümit’in kendi açısından düşündük ama sizin yorumunuz da doğru; devlet insanları kasabada tutmaya çalışıyormuş gibi okunabilir. Bizim niyetimiz, çocuğun heykelin peşinden gitmesini anlatmaktı.

Ümit, annesinden dinlediği hikâyelerle Lenin heykelini bir peygamber gibi görür. Ona sarılmak ister. Heykel çalınınca sürekli peşinden koşar. Filmde Lenin heykelinin hâlâ bir yolculukta olduğunu, bitmeyen bir arayışı temsil ettiğini göstermek için çocuğu kullandık.


Soru: Filmde Nasrettin Hoca heykeli Lenin sanılıyor. Bu, devrimci figürlerin günümüzde karikatürize edilmesiyle ilgili bir metafor mu?

Tufan Taştan: Bizim doğrudan böyle bir düşüncemiz yoktu ama sizin yorumunuz mantıklı. Sanat eserlerinde bu tür çağrışımların olması iyi bir şey. Bizim için bu sahne sadece yabancılaştırma unsuruydu.

Polisler dışında kimse o sesi ya da görüntüyü duymuyor, görmüyor. Sesler kasıtlı olarak metaforik biçimde kullanıldı. Nasrettin Hoca heykeli ise aslında polisin tanımaması üzerinden kurulmuştu. Ama seyircinin yaptığı yorumlar da bizim için kıymetli.


Soru: Filmde zaman ve mekân çok ilginç işlenmiş. Cep telefonları varken eski kaset çalarlar da görüyoruz. Zamanla böyle oynamanızın nedeni nedir?

Tufan Taştan: Filmi belli bir zamana bağlamamak için yaptık. Bu hikâyeler sadece 90’larda değil, bugün de yaşanıyor. Ahmet Abiler bulunmadıkça, kayıpların mezarları sahiplerine verilmedikçe bu mücadele bitmez. O yüzden zamanı kırmak için farklı dönemlerden nesneler kullandık.


Soru: Film tiyatroya uyarlanabilir, mekânsal olarak çok uygun. Ayrıca Barış Bıçakçı’nın babası Cenan Bey sol siyasetin önemli bir ismiydi. Bu geçmişin filmde Ahmet Abi karakterine etkisi oldu mu?

Tufan Taştan: Doğrudan öyle düşünmedik. Ama tabii ki herkes yazarken biriktirdiklerinden yola çıkıyor. Barış Bıçakçı ile çalışmak çok değerliydi. Çok iyi bir yazar, iyi bir sinefil. Bizim için tartışarak geliştirdiğimiz verimli bir süreç oldu.


Soru: Senaryonun ilk hali daha dış mekânlıydı. Sonra bütçe nedeniyle değişti ama bu iyi olmuş. Oyuncuların performansı çok güçlü. Ayrıca filmdeki kayıp hikâyesi, Cumartesi Anneleri’ni hatırlatıyor. Kullanılan sesler ve imgeler de çok başarılı. Ama yine de sanatçının elinde yorumlara dair bir sınır kümesi olmaz mı?

Tufan Taştan: Elbette olur. Biz yazarken de birkaç anlam üretiyoruz. Sesler küçük başlıyor, sonra büyüyor; bu hem dramatik yapıyı hem de sistemin çatırdamasını güçlendiriyor. Polislerin duyması da ayrı bir anlam katıyor.

Ama metaforların da belli sınırları var. Politik olarak yanlış yere çekilmemesi için dikkat ediyoruz. Yine de farklı yorumlara açık bırakmak istiyoruz. Ses örneğinde olduğu gibi: mesele “kedi mi fare mi?” değil. Biz başka bir şeyi anlatıyoruz.


Soru: Filminizde polisiyeler genellikle kişiler üzerinden kurgulanır ama siz bir heykel, bir nesne üzerinden kurguladınız. Bu, ideolojilerin kaybolmasıyla ilgili bir içerik mi?

Tufan Taştan: Biz aslında böyle bir göndermeyi doğrudan yapmadık. Ama eğer bugün bir heykel dikilecekse, böyle bir ortamda dikilebilirdi dedik. Heykelin çalınması çatışma unsuru oluşturuyor.

Polislerin heykeli araması ve kasabalıların onu saklaması bizim için değerliydi. Polisler karakter olarak derinleşmiyor, sadece kasabanın anlattığı hikâyeyi taşıyorlar. Filmdeki mesele polisler değil, kasabanın kendisi.

Söyleşimizi tamamlarken, Karaburun Sanat Kampı çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi için Tufan Taştan’a teşekkür ediyoruz. Sen Ben Lenin, politik taşlaması ve Edip Cansever’in şiirsel diliyle Türk sinemasına farklı bir soluk getiren, uzun süre hatırlanacak bir film olarak hafızalarda yerini aldı.

Çok Okunan Kitaplar