Site icon Mimas Yayınevi

“Vicdanın Söz Hakkı: Dar Çağda Yazarın Tanıklığı” Karaburun Sanat Kampı, 2025

 

Karaburun Sanat Kampı’nda 15 Ağustos 2025 Cuma gerçekleşen ” Vicdanın Söz Hakkı: Dar Çağda Yazarın Tanıklığı” başlıklı söyleşide yazar Uğur Terzi, Moderatör Figen Koşar’ın sorularını yanıtladı.

FİGEN KOŞAR
Meral’de geçmişin izleri, kuşaklar arası ilişkiler, aile hafızası ve kişisel travmalar iç içe geçiyor. Ancak bu hikâyeler yalnızca bireysel değil, bir dönemin ruhuna ve toplumsal belleğe de dokunuyor. Sizce edebiyat, kişisel anlatılardan yola çıkarak toplumsal hafızayı yeniden kurma ve bastırılmış olanla yüzleşme konusunda nasıl bir rol üstlenebilir? Kurmaca, tarihsel gerçekliğin alternatifi mi, tamamlayıcısı mı olabilir?

UĞUR TERZİ
İnsan kendiyle didişmenin döküntülerine yaraşır şekilde bir kenara çekilince, yani, kendi gerçeklerim diye kümelediği tanıklıkları yaşamla bir nevi suç ortaklığı olduğunu kabul ederek, okuyarak veya sırf kendini okuyarak, bir değişmez yansımayla içine doğduğu çembere tekrar tekrar dahil oluyor. Ve insan ister istemez toplumun, hiç değilse bir kalabalığın aynasında böylece beliriveriyor. Gölgelerin, renklerin dahi önceden belirlendiğini kavraması pek uzun sürmüyor. Peki o çemberden çıkmak gerçekten mümkün mü, insan kendi gerçeğinden çıkabilir mi, işte bunu da yazmadan bilemiyoruz, yazmak çalıntı bir eylemdir çünkü, karşı koymadan hiçbir şey bilemiyoruz. Yap-boz, boz-yap, dünyada başka bir eylem yoktur ki önce kendi dilini ikna edesin. Fakat yine de insanı yazmaya iten nedenleri kavramak güç. Romanda, Öğretmen Meral’in kahve fincanına seslendiği şöyle bir kısım var; “Kim bilir? Bakarsın günün birinde ben de zarif bir fincanın içinde, suyun dibine batmış milyonlarca zerrecikten biri olarak var olabilirim.” Onun da dediği gibi, belki de bir çeşit var olma meselesiyse yazmak, var olanı duyma ve ona dahil olma meselesi, öyleyse, ister bilinci ister benim gibi sürüp dümeni ilk boşluğa, edebiyatla varacağın yer; o ilahi minik işaretler ülkesi ve yapış yapış kendini beğenmişliklerin fiyaskosu.

FİGEN KOŞAR
Kitabınızdaki karakterlerde sıkça bir ‘yarım kalmışlık’ duygusu var: tamamlanmamış aşklar, ertelenmiş yüzleşmeler, söylenememiş cümleler… Bunun yalnızca bireysel değil, toplumsal bir his olduğu izlenimine kapılıyoruz. Türkiye’de bireysel ve toplumsal düzeyde sürekli ‘yarım kalmış’ bir hafıza ile mi yaşıyoruz? Bu duygu, geçmişle bağımızın eksikliğinden mi yoksa bilinçli bir unutma hâlinden mi kaynaklanıyor? Edebiyat bu eksikliği nasıl doldurabilir?

UĞUR TERZİ
Birden fazla zaman dilimine yayılan öykü evrenlerinde zamanın ruhuna uygun düşmeyen çöküntülere, girinti ve çıkıntılara, kuytulara rastlamak çok olasıdır. Neredeyse tüm karakterler yeryüzünün çatlakları gibi toprağa uyumsuzdur ve bu huzursuzluk içinde bir sebebe tutunma gayreti sezilir. Sanki herkes geleceği umutlu bir geçmişte yaşar. Başlarına iyi şeyler gelmesi için ileri geri sallanır, dilekler tutar ve beklerken de zamanla kavga eder. Farklı dönemlerin aynı düzlemde eğilerek birbirine yanaşmasıyla ilgilidir bu. Bu biçim bir yarım kalmışlık bazen de hayatın dil gibi sensiz devam etmesiyle ilgilidir.

FİGEN KOŞAR
Daha önceki konuşmamızda Meral’deki hikâyeleri, romanda özenle gizlenmiş başka bir karakterin gözünden yeniden kurgulamayı planladığınızı söylemiştiniz. Aynı olayların farklı bir bakış açısından anlatılması, hafızanın öznel ve çoğul doğasını da ortaya çıkarıyor. Edebiyatta çoklu tanıklık yaratmak, hem bireysel hem toplumsal hafızayı derinleştirmek açısından nasıl bir imkân sunuyor?

UĞUR TERZİ
Edebiyatın kopuk, kırık yalnızlıkları dilden arındırmak, o dar boyuttan çıkarmak, okuru özgürleştirmek ve hatta çileyi aklamak gibi bir esneyişi oluyor. Sanırım her hikâye seni buraya, tam bulunduğun yere biraz daha dahil ediyor. İnsan ait olduğu yeri ararken de nedense ilk derinleri kendine dahil ediyor. Derinleri yaratıyor. Ben de herkes kadar derinlerin, aynı yeri eşelemekteyim.

FİGEN KOŞAR
Romanınızda zaman kavramı yalnızca bir arka plan değil, karakterlerin kaderini ve ilişkilerini belirleyen aktif bir unsur gibi işliyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında gidip gelen bu zaman kurgusu, hafızanın nasıl çalıştığına dair de ipuçları veriyor. Sizce edebiyat, zamanı böylesine parçalı ve kırık bir biçimde işleyerek hem bireysel hem de toplumsal yaraları daha görünür kılabilir mi?

UĞUR TERZİ
Edebiyat öylece durur bende. Kocaman şehirleriyle, şehirlerarası seyahatleri ve tepeleriyle, insan manzaralarıyla. Ve bakmışsın kamburu çıkmış bir zaman içinde yolculuğu bitivermiş. Elinde değil takılıyorsun peşine. Güvenmek var içinde, karşı koyulmaz bir saflık. Kelepçeli insanlar var etrafımızda, dev bir sır kazanına bandırılmış ekmek dilimleri gibi. Belki ziyadesiyle gevşediğimiz zaman anlayacağız yaraların açılıp kapandığını, fakat, yine de bekleyiş var işin içinde. Umarım bütün bu deliliğe değecek.